Yeniden Başlarken

SEKİZ YILLIK HAYATINDAN SONRA İKİ YIL YAYIMINA ARA VEREN NPQ TÜRKİYE, BERSAY İLETİŞİM ENSTİTÜSÜ’NÜN ÇATISI ALTINDA YENİDEN GÜN IŞIĞINA ÇIKARKEN YİNE “TASALLUTU OLMAYAN” BİR DÜŞÜNCE DÜNYASININ İZLERİNİ SÜREREK YOLUNA DEVAM EDİYOR. KESKİN HATLARIYLA ŞEKİLLENDİRİLMİŞ VE KENDİ KENDİNE DUVARLAR ÇEKMİŞ GÖRÜŞLERİN, TIPATIP AYNI ÖZELLİKLERE SAHİP MUHALİFLERİ OLDUĞUNU DÜŞÜNDÜĞÜMÜZDE, NPQ TÜRKİYE’NİN BÖYLESİ SIĞ SULARDA DOLAŞMASININ MÜMKÜN OLAMAYACAĞINI HEP BİRLİKTE GÖRÜYORUZ. NPQ TÜRKİYE DERİNLERDE, DERİNLİKLİ DÜŞÜNCELERİN PEŞİNDE YÜRÜMEK İÇİN YENİDEN ÇIKIYOR.

İnsanın ufku ne zamanlar açılır? Yaşadıkça, deneyimlere maruz kalındıkça ve tabii ki okudukça.. Ne var ki sık sık önümüzde birbiri ardı sıra ufukların açılmadığı da kesin… Jorge Semprun’un o çok sevdiğim ifadesiyle “boş konular üzerine ciddi laflar, ciddi konular üzerine boş laflar”ın fırtınasına yakalanmadan ileriye bakabilmek güç iş. Hele ki bazen yepyeni olguların beyinlerimizde oluşturduğu yeni fikirleri birdenbire ortadan kaldırıveren düşüncelerle karşılaştığımızda ve hatta bu düşüncelere uyum sağladığımızı hissettiğimiz zamanlarda size daha anlamlı gelen fikri metodolojik olarak takip edebilmek, ciddi bir cesaret gerektirmiyor mu?…

Bu yeni dönemin ilk sayısını son derece çarpıcı bir başlıkla, “Amerika Sonrası Dünya” anonsuyla hazırlarken işte o sözünü ettiğim “düşünce cesareti”nin heyecanını yaşıyoruz. Hatta yayın kurulumuzda bu sayının temasından rüzgâr bulan farklı bakış açılarının çarpışıp buluşturduğu yeni fikirlerin, bizi “Türkiyenin Ruhu” başlığıyla bir özel sayı hazırlamaya yönelttiğini de şimdiden sizlere duyurmak isteriz.

“Modern zamanlar”ın iyiden iyiye yaşlandırdığı dünyamızın belki de gençken yerine getiremediği vaatlerini ileriki yaşlarında bir doğumla karşımıza çıkardığı post-modernist dalgalanmaların, küresel finans dalgalanmalarıyla birlik olup üzerimize üzerimize geldiği şu günlerde, zihinlerimizi açabilecek araçlardan biri olarak gördük bu “Amerika Sonrası Dünya” başlığını… Bu çok iddialı başlığın fazlasıyla erken, hatta uzak geleceğe sıçramış bir gerçekliğe işaret ettiğini biliyoruz. Ancak dönemin çalkantılarını gösteren dünya ultrason sonuçlarını daha dikkatli okumaya çalışanların görüşlerini hep birlikte tartışmaya sunmamız gerektiğini de biliyoruz.

Yayın kurulundaki isimlere bakarak, NPQ Türkiye’nin “aslında ne demek istediği”ni önceden çözüp, koordinatları belirgin bir düşünce yöntemine kendini hazırlayan, böylelikle “okuma” süreçlerini kolaylaştırmak isteyenler için, NPQ Türkiye’nin “yerli katkılarla hazırlanan bir Amerikan dergisi” olmanın çok ötesindeki arayışlarıyla yol aldığını ve “anlaşmamak üzerine anlaştık” ilkesinden ödün vermemekte ısrarlı olduğunu hatırlatmakta yarar var. Bir başka ifade biçimiyle NPQ Türkiye, sekiz yıl süren yayın hayatı boyunca, özel bir çabayla değil, DNA’sındaki özellikler nedeniyle “tasallutu olmayan bir dergi” olageldi.

Sekiz yıllık hayatından sonra iki yıl yayımına ara veren NPQ Türkiye, Bersay İletişim Enstitüsü’nün çatısı altında yeniden gün ışığına çıkarken yine “tasallutu olmayan” bir düşünce dünyasının izini sürerek yoluna devam edecek. Keskin hatlarla şekillendirilmiş ve kendi kendine duvarlar örmüş görüşlerin, tıpatıp aynı özelliklere sahip muhalifleri olduğunu düşündüğümüzde NPQ Türkiye’nin bu sığ sularda dolaşmasının mümkün olamayacağını hep birlikte görüyoruz. Dünyaya ait ne varsa, ekonomiden çevre sorunlarına, estetikten genetiğe, politikadan edebiyata kadar pek çok alanda “derinlikli” yorumlara katkıda bulunabilecek bakış açılarına sahip düşünce adamlarının, yazarların buluştuğu NPQ dergisi, düşünce hayatımızı zenginleştirmeye devam edecek. Tekrarlamakta yarar var: Carlos Fuentes, “NPQ, bütün entelektüel dünyanın buluşup tartıştığı tek merkezdir” demiyor muydu?

Yayın kurulumuz, başlarken, çıtası yüksek bir soyutlamayı; “Amerika sonrası dünya”yı gündeminize taşımayı uygun gördü. Orijinal NPQ’nun son iki sayıdır “Küreselleşme Sonrası” ve “Geride Kalanların Yükselişi” başlıklarıyla çevresinde döndüğü “Amerika sonrası dünya” kavramını ortaya atan kişi, bu adla yazdığı kitabı bugün Amerika’da da tartışılan Newsweek International dergisinin baş editörü Ferid Zekeriya idi.

“Amerika sonrası dünya” kavramının çağrıştırdıklarıyla Ferid Zekeriya’nın bakış açısını çok fazla örtüştüremesek de yazarın dikkat çektiği üç büyük güç kaymasının (Batı’nın yükselişi, Batı’nın yükselişinin bir parçası olarak Amerika’nın yükselişi ve doğuya kayan güç) üzerine, Lee Kuan Yew Kamu Siyaseti Okulu dekanı Mahbubani’nin “Küresel Gücün Doğuya Doğru Önlenemez Kayışı” tezini koyduğunuzda, ortaya basit görünen ama son derece zorlu bir soru çıktığını söylemek mümkün: “Doğu, modernleşmeyi kendine göre yorumlayabilecek mi?”

Tam da bu noktada “Atatürk’ün modeli, nüfusunun yüzde 90’ı Müslüman olan bir toplumda, dinselliğin büyük ölçüde uyanışa geçtiği bir dünyada uzun dönemde sürdürülebilir değil” diyen Ferid Zekeriya’nın, “Biz bize benzeriz” sözüyle Türklerin ortak değerlerinin özünü ifade etmiş olan liderini de, Türkleri de iyi tanımadığını, savaşların, büyük insanlık acılarının içinden çıkıp, pek çok ulus gibi gerçek bir kimliğin fethini amaçlayarak yola çıkan bir ulusun projelerine ömür biçmenin biz fanilerin hayal gücünün sınırlarını çok aştığını rahatlıkla ve vurgulayarak söyleyebiliriz. Diğer yandan bu soruların yanıtını, dolayısıyla modernleşmeyi kendimize göre yorumlama sürecini iyi değerlendirip değerlendiremediğimizi sorgulama fırsatını da bulabileceğimiz bir sonraki “Türkiye’nin Ruhu” özel sayımıza bırakıyoruz.

“Amerika Sonrası Dünya”yı tartıştığımız bu sayının önemli düşünce adamlarından Mahbubani, modernleşmenin Batılılaşmaktan farklı bir kavram olduğunu söylüyor. Sonra da kayıtsız kalınamayacak bir saptama yapıyor: “Gerçek bir demokrasi kurulduğunda Batı, oturduğu hükümranlık tahtından inmekten korkuyor.” Bu saptamanın ardından, Mahbubani, Doğu’nun, bireysel özgürlüğe ilişkin bir liberal görüş peşinde olmadığını belirterek, “Geçmişte kalan bağlarımızı, değerlerimizi kendi deneyimlerimizin ışığı altında modernleştirmeyi istiyoruz” diyor.

Ferid Zekeriya ve Mahbubani’nin yanı sıra “İkinci Dünya: Yeni Küresel Düzende İmparatorluklar ile Nüfuz” adlı kitabın yazarı Parag Khanna da, Batı’dan bağımsız olarak kendi kaderlerini tayin etmekte ısrarlı olan ülkeleri sıralarken (Kazakistan, Hindistan, Brezilya vs.) bu ülkelerin patronları olarak Amerika’yı değil küreselleşmeyi görmek istediklerinden söz ediyor.

“Sınırsız Dünya” adlı kitabın yazarı olan ve NPQ tiryakilerinin yakından tanıdığı Kenichi Ohmae de Peru’dan Türkiye’ye, Nijerya’dan Brezilya’ya kadar pek çok ülkenin kendi başına, tam hız yol aldığını ifade ediyor ve şu iddialı saptamayı yapıyor: “Bu finansal bunalım ile rezerv paradan kaçış öyküsünde, dünya ekonomisinin çekirdeği konumundaki Amerika’nın yerini devrettiği bir güç kaymasını görüyoruz. Bundan 10 yıl sonra Avrupa Birliği, Rusya’yla bağlantılı bir Türkiye’yi de yanına alarak dünyanın en büyük ekonomisi olarak boy gösterebilir.”

Her yılın nisan ayında Nobel ödüllü ekonomistleri Los Angeles’ta bir araya getirip konuşturan Amerikalı finans uzmanı Michael Milken’in şu cümleleri de “Amerika sonrası dünya”dan söz edilebilmesi için gerekli olan payandalardan birini de oluşturmuyor mu?

“1981-1995 yılları arasında dünya ekonomisindeki büyümenin yaklaşık yüzde 50’si Birleşik Devletler ile Japonya kaynaklıydı. Japonya ile Almanya birlikte, o yıllarda tüm büyümenin yaklaşık yüzde 25’inde pay sahibiydi. Bununla birlikte, son 10 yılda ABD’nin büyümesi dünyadaki büyümenin çeyreği oranında kalırken, Japonya’nın dünya ekonomisindeki büyümeye katkısı yüzde bir, Almanya’nın ise yüzde 3 dolayında kaldı. Dizginleri Çin, Hindistan ile Brezilya ele aldı.

Bu durum, yeni bir görüngü (fenomen) olarak ‘ayrışmanın’ artık iyice yerleşip yerleşmediği sorusunu uyandırıyor -bu kanıya göre dünya büyümesinin Batı ekonomilerine bağımlılığı giderek azalıyor. Özellikle ABD’deki mevcut finansal çalkantının yeni, güçlü bir gelişme gösteren ülkeler üzerinde, eğer varsa, ne gibi etkileri olacağı merak ediliyor.”

Sözünü etmeye çalıştığım görüşleri yansıtan tüm bu makaleler ve “Amerika sonrası dünya” soyutlamasının bizi nerelere götürebileceği üzerine, konuya olan hakimiyetleriyle tanıdığımız yazarlarımızın görüşlerine de başvurduk ve NPQ’nun yeni döneminde ilk makalesini “Amerika ile Yeni Bir Dönem mi?” başlığıyla yazan sürekli yazarımız ve danışmanımız Halit Refiğ’den başlayarak, ABD sonrası dünyadan söz etmenin erken olduğunu ifade eden Mahir Kaynak ve Nüzhet Kandemir’in görüşlerini değerlendirmelerinize sunuyoruz.

“Türkiye’nin Ruhu”nda buluşmak üzere…


ÜLKÜ KARAOSMANOĞLU
Yayın Yönetmeni